Allah, Evren ve İnsan Üzerine

Big Bang (Büyük Patlama) Teorisi Doğrultusunda Yaratılış Gerçeği

Tarihin her döneminde evrenin nasıl varolduğu merak edilmiştir. İnsanlar bu sorunun cevabını kimi zaman Eski Yunan’da ve Hint düşüncesinde olduğu gibi mitolojik kökenli hikayelerde, kimi zamansa tek tanrılı dinlerde olduğu gibi teolojik açıklamalarda aramışlardır.

Big Bang teorisi açısından üç büyük dinin kendine mahsus özellikleri vardır. Musevilik bu üç büyük dinin ilki olması açısından bunların arasında Allah’ın birliğini ezeliliğini ve maddenin yaratılmış olduğunu ilk ortaya koyan dindir.

Bu teori ile ilgili bulguları ortaya koyan bilim adamlarının çok büyük bir bölümü Hıristiyan’dır. Hıristiyanlık da bu açıdan özel bir yere sahipti. Teoriyi ilk defa ortaya koyan Lemaitre hem papaz hem de astronomdu. Hubble, Gamov, Penzias, Wilson hep Hıristiyan’dılar.

İslamiyet ise kutsal kitabı Kuran’ı kerim açısından istisnai bir yere sahiptir. Kur’an hem evrenin yaratıldığını birçok ayette ortaya koymuştur, hem de Big Bang teorisini tarif edici ayetlere sahiptir.

İnkar edenler Evren ( gökler ) ve yer birbirleri ile bitişikken onları ayırdığımızı, her canlıyı sudan yarattığımızı görmüyorlar mı?Yine de onlar inanmayacaklar mı?
21 ENBİYA SURESİ AYET 30

Şu ayette ise evrenin sürekli genişlemekte olduğu açıklanmaktadır:

Ve Evren’i (Göğü) kuvvetimizle kurduk, muhakkak ki onu genişletmekteyiz.
51 ZARİYAT SURESİ AYET 47 (Devamını Oku)

Kefenin Cebi

Yazan: Emre Dorman

Halk arasında oldukça yaygın ve o kadar da anlamlı bir söz vardır “Kefenin Cebi Yok”. Evet, çoğumuz bunu bilir ve tekrar ederiz. Peki, kaçımız bunun farkında olarak yaşarız. Yani şöyle bir düşünelim geçici dünya hayatında öleceğini bilmesine rağmen hiç ölmeyecekmiş gibi hayat süren insan, kefenin cebi olmadığını bilmesine rağmen sanki beraberinde uçak dolusu bavul götürecekmiş gibi hırslanmakta doyumsuzca bencillik ve cimriliklere kapılmaktadır. Bir uçakta yolculuk ettiğimizi ve pilot tarafından uçağın her an yere çakılma riskinin olduğunu bu yüzden ağırlık adına ne varsa uçaktan atılması gerektiği anonsunu duyduğumuzu varsayalım. Herhalde işin ciddiyetini kavrayan ve malına en azından kendi hayatından daha fazla kıymet vermeyen herkesin bavullarının toptan aşağıya atılmasına bavullarını bırakın hayatının kurtulması uğruna sahip olduğu tüm malın ve mülkün ihtiyaç sahiplerine dağıtılmasına razı geleceği kaçınılmaz bir gerçekliktir. Peki, sizce yaşantımızın bu manzaradan ne farkı var. Yani acaba oturduğumuz yerde havada uçarkenkinden daha mı az ölüm ile karşı karşıyayız. (Devamını Oku)

DNA’nın Dili

Yazan: Bülent Tatlıcan

2001 yılı şubat ayında insan Genom Projesinin sonuçları bir basın toplantısıyla dünyaya duyruldu. Bu toplantıda bir konuşma yapan dönemin ABD başkanı Bill Clinton “Tanrı’ın yaşamı yarattığı dili öğreniyoruz” diyerek başladığı sözlerini Tanrı’ın en kutsal armağanının ne kadar harika, güzel ve karmaşık olduğunu daha yakından anlıyoruz” diyerek tamamlamıştı.

DNA’nın yapısı tüm bilim adamlarını hayrete düşürmüştü. Fakat bu yapının ötesinde insanları hayrete asıl nokta Clinton’un dediği gibi canlılığa ait bir dilin var olması oldu. Şimdi insan bedeninin yapı taşılarından başlayarak canlılığın dilini anlamaya çalışalım. Hücreler temelde proteinlerden oluşmaktadır. Proteinler ise aminoasid denilen moleküllerin belli şekillerde bir araya gelmelerinden oluşurlar.. Doğada bulunan 200 farklı aminoasidin içinden sadece 20 tanesi proteinlerde bulunmaktadır. İnsanlar varlığını sürdürebilmesi içinde bu aminoasidlerden oluşan proteinlerin hücrelerde sürekli üretilmesi gerekmektedir. Eğer bunlar üretilmezse ne hücreler kendilerini çoğaltabilir ne de varlıklarını sürdürebilir.

Hücrelerin çekirdeklerinde bulunan DNA’larda bu proteinlerin ne şekilde üretileceklerini gösteren bilgilerin saklandığı birer bilgi bankasıdır. DNA molekülü, etrafında döner bir merdiven gibi kıvrılmış iki iplikçikten oluşur. Özel olarak paketlenmiş olan bu DNA açılsaydı yaklaşık 2 metre uzunluğa ulaşabilirdi. DNA’yı oluşturan Bu merdivenin trabzanları şeker ve fosfat moleküllerinden meydana gelmiş olup, nitrojenli bazlardan oluşan basamaklarla birbirlerine bağlanırlar. (Devamını Oku)

İlk Bilgi

Yazan: Bülent Tatlıcan

Bir şeyin beyaz olduğunu nasıl anlarız? Limonun ekşi tadını nasıl hissederiz? Gülün güzel kokusunu neye göre tanımlarsınız?
Bu tarz dış dünya ile ilgili tüm tanımlamalarımızı sağlayan duyu organlarımızdır. Örneğin bulutların beyaz olduğunu gözlerimiz vasıtasıyla görürü ve tanırız. Ya da karın soğuk olduğunu ona dokunarak hissederiz. Fakat bizim algılarımız sadece duyu organlarında bitmez. Aslına duyu organları bizim dış dünyayı tanımlamamız için gerekli fakat yeterli değildir. Bunu bir örnekle inceleyerek anlamaya çalışalım.

Bir buluta baktığımızda onun beyaz olduğunu görürüz. Bu görme işleminin ilk başladığı yer bizim gözlerimizdir. Görme işlemi gözde başlar ama burada bitmez. Bulutlan bize ulaşan ışık fotonları bulutun rengi ile ilgili bilgiyi bize taşıyan birer bilgi paketçiği gibidir. Gözdeki değişik tabakalardan geçen bu ışık fotonları bazı fiziksel işlemlere maruz kaldıktan sonra en son gözün arka kısmında bulunan retina tabakasına gelir. Bu tabakada özellikle ışığa karşı duyarlı olan hücreler vardır. Bu hücreler gelen ışık fotonun niteliğine göre tepki gösterir ve biyokimyasal bir işlem başlar. Işık fotonlarının etkisiyle hücreler bir elektrik impulsu üretirler. Bu noktadan sonra artık ışık fotonunun ve gözün işi bitmiştir. Bundan sonra görmenin oluşabilmesi için başka işlemlerden geçilmesi gerekir. Bu yönüyle bakıldığında göz sadece bir dönüştürücü konumundadır. Göz kendisine gelen fotonları özelliğine göre değişik şekillerde ışık fotonlarına dönüştürür. Örneğin farklı renkler veya farklı parlaklıklara göre farklı uyarılar oluşur. Oysa görmenin gerçekleşmesi için daha birçok işlemin yapılması gerekir. Sinirler vasıtasıyla beyne iletilen bu elektrik impulsu beynin görme merkezine gelir ve burada işlemden geçirilerek yorumlanır sonuçta bizler bulutun beyaz olduğunu görürüz. (Devamını Oku)

Kur’an Ayetleriyle Kur’an’ı Tanımak

Yazan: Emre Dorman

Allah’ın en büyük mucizelerinden biri, insan müdahalesinden korunmuş, tutarlı, derin ve eşsiz bir hazine, insanlığa kılavuz, rahmet ve en büyük hediye olarak gönderilmiş bir nurdur Kur’an-ı Kerim. Varlığa, ölüme ve ölüm sonrasına anlam kazandırır. Neden var olduğumuzu ve varlığımızı nasıl sürdürmemiz gerektiğini öğretir. Hak ile batılı, iyi ile kötüyü, güzel ile çirkini, birbirinden ayırır, doğruya ve hayra iletir. Hatırlatıcıdır, uyarıcıdır, ibretliktir. Okunmak için anlaşılmak için ayetleri üzerine derin derin düşünmek için gönderilmiştir. Yaratanı tanıtır, âlemi tanıtır, geçmiş nesilleri tanıtır. Anne rahmindeki oluşumlardan uzayın derinliklerine kadar eşsiz açıklamalar içerir. Kur’an’ı anlatmak için ne yazılsa az gelir ve hiçbir yazı Kur’an ayetleri kadar güzel ifade edemez Kur’an’ı. İlgili ayetlerin bir kısmı şu şekilde gösterilebilir:

- İşte sana o Kitap! Kuşku, çelişme, tutarsızlık yok onda. Bir kılavuzdur o, korunup sakınanlar için. Bakara Suresi Ayet 2

• Eğer kulumuza indirdiğimizden kuşku içindeyseniz, hadi onun benzerinden bir sure getirin. Allah dışındaki destekçilerinizi/tanıklarınızı da çağırın. Eğer doğru sözlü kişilerseniz… Eğer yapamazsanız -ki asla yapamayacaksınız- korkun o ateşten ki yakıtı insanlarla taşlardır. Küfre sapanlar için hazırlanmıştır o. Bakara Suresi Ayet 23-24

• De ki: “Yemin olsun, eğer insanlar ve cinler şu Kur’an’ın bir benzerini getirmek üzere bir araya toplansalar, birbirlerine destek de olsalar, onun bir benzerini yine de ortaya getiremezler.” Yemin olsun, biz bu Kur’an’da, insanlar için her örnekten nicelerini sıraladık. Ama insanların çoğu inkârdan başka bir şeyde diretmediler. İsra Suresi Ayet 88-89

• Kendisinde şüphe olmayan bu Kitap’ı âlemlerin Rabbi indirmiştir. Secde Suresi Ayet 2

• Onlar, o Hatırlatıcı kendilerine geldiğinde inkâr ettiler. Hâlbuki o, eşsiz yücelikte bir Kitap’tır. Bâtıl ona, ne önünden gelebilir ne de arkasından. Hakîm ve Hamîd Allah’tan bir indirmedir o. Fussilet Suresi Ayet 41-42

• Bu, insanlara bir açıklama, korunup sakınanlara da bir öğüt ve kılavuzdur. Ali İmran Suresi Ayet 138.

• Ey insanlar! İşte size Rabbinizden bir öğüt, gönüller derdine bir şifa, inananlara bir kılavuz ve bir rahmet geldi. Yunus Suresi Ayet 57 (Devamını Oku)

Kur’an Ayetlerine Göre (Mü’min) İnanan Olmak

Yazan: Emre Dorman

Rabbimizin, kılavuz ve rahmet olması için peygamberimiz aracılığıyla biz kullarına göndermiş olduğu Kur’an-ı Kerim, Allah’ın varlığı, birliği, her an her şeye olan hâkimiyeti, eşsiz yaratışı, sanatı ile beraber âlem üzerindeki lütfu ve rahmeti üzerine eğitici ve öğretici ayetler içermektedir. Kur’an hidayet kaynağı ve rehberdir. Rabbimizin bizden isteklerini ve nasıl bir kul olmamız gerektiğini Kur’an’dan öğreniriz. Kişi Rabbinin terbiye ediciliği altında kendini geliştirir ve varlığını İslam tabiatı üzerine devam ettirir. Kur’an ayetleri insanları pek çok konuda düşünmeye davet ederken bu dünya hayatının geçiciliğini varılacak asıl yurdun hesap sonrası ahiret yurdu olduğunu öğretir. Kişi, kaçınılmaz olan ölüm gerçeği karşısında yaşantısında dünya ve ahiret dengesini kurar. Neden var olduğunu ve kendini var eden Güc’e karşı görev ve sorumluluklarını öğrenir.

Hem bireysel olarak hem de içinde bulunduğu topluluğun bir parçası olduğu bilinciyle affetmeyi ve barışı esas alır. Kötülüklerden, çirkinliklerden, haramlardan, yalan ve hileden uzak durur. Sever, sevilir, güzel ahlaklı davranır. Sahip olduğu nimet ve imkânların kendisine emanet olarak verildiği bilinciyle paylaşır, yardımlaşır. Yaşantısını Kitaba uygun olarak sürdürür, insanlara iyiyi ve güzeli gösterir, örnek olur. Adaleti esas alır. Dünyevi hırslardan bencil ve doymaz tutkulardan uzak bir şekilde yaşar. Mala, mülke, servete, makam ve mevkii sevdasına tamah etmez. Fedakârdır, Allah yolunda malıyla, canıyla çalışıp didinir, dünyevi menfaat gözetmeksizin samimi bir biçimde hayırlarda yarışırcasına koşar. Başına gelenlere karşı sabreder. Allah’ı çokça hatırlar, över, şükreder. Allah’a gönülden dayanıp güvenir, en olumsuz durumlarda bile bir imtihan ya da hayır olduğunu kavrar. İbadetlerine titizdir. Gerek iş gerek eş gerekse diğer seçimlerinde ahireti için hayırlı olanı gözetmeye çalışır. Boş işlerden yüz çevirir, vaktini hayırlı bir biçimde değerlendirir. Konuyla ilgili ayetlerin bir kısmı şu şekilde gösterilebilir: (Devamını Oku)

Bilgi Kaynağı Olarak Vahiy, Akıl ve Duyu Organları

Yazan: Emre Dorman

Felsefenin temel disiplinleri ontoloji (varlık bilim), epistemoloji (bilgi teorisi) ve etiktir (ahlak felsefesi). Her ne kadar bunlar ayrı disiplinler olarak ele alınsalar da, bu disiplinleri birbirinden tamamen ayrı alanlar olarak görmek mümkün değildir. Ontoloji ile Var olan nedir? sorusuna, epistemoloji ile “Neyi bilebilirim? sorusuna, etikte ise Ne yapmalıyım? sorusuna cevap aranır. Ontolojide var olan hakkında varacağımız kanaat, bilgisel bir sonuçtur. Bu bilginin doğruluğuna dair epistemolojik irdeleme, bizim ontolojimizin doğru olup olmadığı sonucunu ortaya çıkaracaktır. Sonuçta hedef ontoloji kurmak ise epistemoloji ontolojinin bir bölümü olarak görülebilir. Epistemolojik tavrımız ontolojik sonuca etki ettiği için, ontolojiyi belirleyenin epistemoloji olduğu da söylenebilir. İlk yaklaşım ontolojiyi, ikinci yaklaşım epistemolojiyi ön plana çıkarmakla beraber her ikisi de doğrudur.

Modern felsefenin yaptığı da epistemolojiyi ön plana çıkartan bir yaklaşım sunmak olmuştur. Yoksa her ontolojinin, ister teist ister ateist ister politeist olsun bir bilgi görüşü vardır; fakat bilginin kendisi ve kaynakları ile ilgili epistemolojik tartışma yeterince yapılmamış olabilir. Ontolojik-epistemolojik yaklaşımla varılan kanaatler etik görüşü de belirler. Örneğin duyu verilerini ön plan alan epistemolojik yaklaşımla teleolojik (gaye) delilin doğruluğunu anlayan bir kişi, bu delilden yola çıkarak Tanrı merkezli bir ontoloji kurabilir veya akıldan çıkan verileri ön plana alan epistemolojik yaklaşımla, Descartes gibi akılda olan Tanrı idesinden de Tanrı merkezli bir ontoloji kurulabilir. Epistemolojik yaklaşımların yol açacağı Tanrı merkezli bu ontoloji ise etik alanında Ne yapmalıyım? sorusunun Tanrı’nın dediğini yapmalısın şeklinde cevaplanmasına sebep olacaktır. Sonuçta zaten iç içe olan ontoloji ve epistemolojiden bağımsız bir etik görüşü oluşması mümkün değildir. Demek ki her varlık kurgusunun ve ahlak kurgusunun rasyonelliği tartışıldığı anda mutlaka epistemoloji devreye girer. Rasyonel tartışmanın olmadığı anda bile aslında epistemolojik bir kanaat mevcuttur. Toplumdan geleneksel olarak gelen bilginin veya mitolojinin bilgi kaynağı olarak kabulü buna örnektir. (Devamını Oku)

Kur’an’a Göre Bilgi Anlayışı

Yazan: Emre Dorman

Bilgi teorisi felsefenin temel meselelerinden olduğu gibi dinlerinde en temel konuları arasında yer almaktadır. Bilgi edinmenin imkânı, bunun kaynakları ve değeri doğru bilgiye ulaşmanın yönteminin belirlenmesi açısından oldukça önemlidir. İslam dininin kaynağı Kur’an’ı Kerim, duyular, akıl ve vahiy vasıtaları ile elde edilen bilgilere itibar etmiş ve bunları insanın bilgi edinme vasıtalarından saymıştır.

Bilgi problemi felsefede ilmin imkânı, mahiyeti, kaynağı ve değeri açılarından ele alınır. Bilginin imkânını reddeden şüpheciler (sofistler) dışında bütün düşünürler bilginin imkânı konusuna olumlu yaklaşmışlardır. Bilginin kaynakları da duyular, akıl ve sezgi olmak üzere üç grupta toplanır. Birincisine realistler ikincisine ise idealistler itibar ederler. Kelamcılar bilginin kaynakları konusunda duyular, akıl ve doğru haberden oluşan bir terkip oluşturmuşlardır. (Devamını Oku)

Kur’an’da Bilgi Kaynağı Olarak Duyular

Yazan: Emre Dorman

Bilginin kaynaklarının başında madde âleminin incelenmesine yarayan sağlam duyular gelir. Kur’an’da birçok ayette doğru bilgiye ulaşılabilmesi için Allah’ın insanlara lütfettiği işitme, görme ve dokunma duyuları vasıtasıyla hareket edilmesi ve bunların aracılığı ile birçok mükemmelliğin ve gerçeğin farkına varılması söylenmektedir. İslam düşüncesi ve bilimi tarihi boyunca teşekkül eden terminoloji içinde duyu his ve hâsse kelimeleri ile ifade edilmiştir. Bilgi problemi ile ilgili olarak duyu ve algı konuları his, havâs, havâss-ı hams, havâss-ı zâhire, havâss-ı bâtıne, havâss-ı selîme, el-kuvvetü’l-müdrike, en-nefsü’l-hassâse, en-nefsü’l-hayvâniyye ve esbâbü’l-ilm gibi başlıklar altında incelenmiştir. Bir duyu gücünün herhangi bir etkenle uyarılmasına ihsâs, buna bağlı olarak nesnenin zihindeki kavramına ma’rifet ve fehim, bağımsız bilgi haline gelmesine idrak denir. (Devamını Oku)

Kur’an’da Bilgi Kaynağı Olarak Akıl

Yazan: Emre Dorman

Diğer bir bilgi kaynağı olan akıl insanı diğer canlılardan ayıran en temel özelliklerden olmasının yanında insanın varlıkların hakikatini bilip kavramasına, iyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı ayırabilmesine imkân sunan bir bilgi kaynağıdır. Kur’an’da ısrarla birçok ayette fonksiyonel hale getirilmesi istenen melekelerden biri de akıldır. İlmin en önemli sebepleri ve kaynakları olan duyu organları ve akıl beşeri kuvvetler olarak işlev görürler. Her insana farklı farklı da olsa yaratılıştan verilen bir özelliktir. Gerçi bunun aksini savunanlar da vardır. Örneğin, Mu’tezile’ye göre duyular ile akıl farklı farklı değil bütün insanlara eşit olarak verilmiştir. Görülen ve hissedilen şeyler duyu organları vasıtası ile algılanır. Bu algılama sonucunda zihinde oluşan bilgi, aklın desteği ile hedefe ulaşır.

Ancak aklın ulaştığı her bilgi bütün varlık ve olayları kuşatan sınırsız bir bilgi olmadığı gibi insan bünyesinde varolan ve bilginin oluşumuna etki eden kuruntular ve çeşitli arzular nedeniyle yanılabilen de bir bilgidir. Gerçekleri bulmada bağımsız değildir. Allah’ın zatı, sıfatlarının mahiyeti gibi metafizik boyutlu konularda aklın kendi başına bilgi verme imkânı yoktur. Çünkü söz konusu konular hiçbir ölçüye sahip olmayan derinliktedir. Bizim aklımız vasıtası ile kavrayabileceğimiz konular Allah’ın bilmemizi istediği kadar ile sınırlı kalır ve ötesine geçemez. Buna göre Kur’an’ın akıl hakkında verdiği hüküm kısaca şu şekilde ifade edilebilir: ‘Akıl insanlar için bilgi kaynağıdır ancak vahiy çizgisine kadar. Vahiy karşısında aklın görevi onu anlamaktan ibarettir.’ (Devamını Oku)

« Önceki SayfaSonraki Sayfa »