Allah, Evren ve İnsan Üzerine

Bilim Kisvesi Altında Materyalist Felsefeyi Öğretmek

Yazan: Emre Dorman

Discovery Institute’da kıdemli bir biyolog olan Dr. Jonathan Wells, bilimsel bir gerçek gibi gösterilmeye çalışılıp eğitim sistemine yerleştirilmiş evrim teorisinin, bilim kisvesi altında materyalist felsefeye nasıl hizmet ettiğini Evrimin İkonları isimli kitabında şu şekilde anlatmaktadır :

“Felsefi görüşlere sahip olmanın yanlış bir yanı yoktur. Herkesin doğru veya yanlış felsefi bir görüşü vardır. Öte yandan, halk eğitiminde, felsefenin açıkça tanımlanması ve bilim kisvesi altında sunulmaması gerekir. Kuşkusuz, insan doğasına ilişkin hiçbir felsefi görüş, Newtoncu fizik veya Mendel genetiğiyle eşit değerde bir düşünce olarak ele alınmamalıdır. Ne var ki Amerikan halk okulları biyoloji sınıfları tam da bunu yapmaktadır. Evrimin tasarlanmamış olduğunu ve bunun sonucu olarak insan varlığının salt bir tesadüf olduğunu savunan doktrin, deneysel bilimden ziyade, materyalist felsefeden kaynaklanmaktadır. Açıkçası, biyoloji öğrencilerine materyalist felsefe, deneysel bilim kisvesi altında öğretilmektedir. Materyalist felsefe bağlamında ne düşünülürse düşünülsün, kuşkusuz o, kanıttan çıkarsama yapmak yerine, kendisini zorla kanıta kabul ettirecektir. Her ne kadar işin içinde bilimsel meseleler varsa da, gerçekte özü mittir.”

Kaynak: Jonathan Wells, Evrimin İkonları, Gelenek Yayıncılık, İstanbul 2003.

Bir Proteinin Hikayesi

Vücudumuzdaki, gamet ve kan hücreleri hariç bütün hücreler geçen her saniyede yaklaşık iki bin protein üretmektedir. Bir protein, üç yüz ila bin adet arsı amino asitin kombinasyonundan meydana gelir. Yetişkin bir insanın vücudunda ise yaklaşık yetmiş beş trilyon hücre bulunur. Günün her saatinin her saniyesinde vücudumuz 150.000.000.000.000.000.000 adet amino asiti dikkatle organize ederek, yapılandırılmış protein zincirleri oluşturur. Bu her gün, her dakika, her saniye gerçekleşir. Bizim ve diğer her şeyin dokusunu teşkil eden bu doku sürekli olarak ve inanılmaz bir hızda yeniden örülmektedir.

Hayatın, kozmik bir baleyi andıran akışı şaşırtıcı derecede dinamiktir. Ama hayatın sunduğu mucize sadece bu yoğun hareketlilikle sınırlı değildir. Hayatın sunduğu mucize, en derinlikli ifadesini bu hareketliliği yönlendiren bilginin kapsamında ve bu bilginin diğer bütün doğa yasalarından niteliksel anlamda farklı olduğu gerçeğinde bulur. (Devamını Oku)

Yaratılışımızla Birlikte Bizle Var Olan Deliller

Onlara delillerimizi hem ufuklarda hem kendi benliklerinde göstereceğiz. Ta ki onun gerçek olduğu kendilerine apaçık belli olsun. Efendinin her şeye tanık olması yetmez mi? 41 Fussilet Suresi 53

Ayette “benlik” diye çevirdiğimiz kelimenin Arapçası “nefs”tir. Türkçe’de bu kelimenin ifade ettiği anlama karşılık “can, ruh” gibi kelimeleri de kullanmaktayız. Kuran’da bu kelime birçok yerde geçer ve bizim maddi bedenimizin dışında olan fakat maddi bedenimizle bütünleşmiş olan özümüzü ifade etmek için kullanılır. Kuran, öldüğümüzde nefsimizin alınacağını söyler. (Türkçe’de biz bunu ruhun alınması şeklinde ifade ediyoruz. Kuran’da ruh kelimesi geçmekle beraber Türkçe’de bizim kullandığımız ruh kelimesi Arapça’da nefis kelimesine karşılık gelmektedir.) Kuran nefsi bizim bilinç halimiz, benimizin özü olarak takdim eder. öyle ki uyuduğumuz zaman da nefis maddi vücudumuzda değildir. (39 Zümer Suresi 42) Buna karşılık nefis, maddi vücudumuzla tamamen bütünleşmiş olarak vardır; yaptığımız iyilik ve kötülükleri meydana getiren nefis denen benliğimiz, bilincimizdir. (Devamını Oku)

Canlılığın Oluşumu Hakkında Darwinist Yaklaşım

Yazan: Emre Dorman

Evrim’den ilk söz edenler milattan önce 6. yüzyılda İyonya’lı filozoflar olmuştur. Miletus’lu filozof Anaximender Animal Kingtom adlı eserinde evrim nosyonunu ilk kez ortaya atmış, bundan sonra yazdığı Lucretius On Nature adlı kitabında ise en güçlü türleri koruyan doğal seleksiyon anlayışından yana tavır alan bir yaklaşım sergilemiştir. 18. yüzyıla gelindiğinde biyolojide ilk önemli girişimi Fransız doğa bilimcisi Buffon (1707-1788) yapmış, evrimi desteklemiş ancak zamanın yerleşik fikirlerine karşı durmaktan çekindiği için zaman zaman geri adımlar atmıştı. Fransız biyolog Lamarck ise 1801 yılında yazdığı La Philosophie Zoologique adlı kitabında kendi evrim teorisinin ana hatlarını ortaya koymuştur. Ardından İngiliz Biyolog Charles Darwin tarafından daha kapsamlı bir şekilde işlenen bu teori, ‘Evrim Teorisi’ olarak daha çok Darwin ile anılarak günümüze kadar gelmiştir. (Devamını Oku)

Freud ve Din

17. yüzyıl bilim felsefecisi Francis Bacon, dünyanın seyrini değiştiren üç keşfin barut, pusula ve matbaa olduğunu belirtir. Freud’un ise bu üç keşfe karşılık, üç kâşifi vardır. Bunlar da insanoğlunun evreni algılama biçiminin ve âlemde kendisine biçtiği rolün değişmesine, dolayısıyla dinin darbe almasına sebep oldular. Bunların ilki olan Kopernik’le gelen kozmolojik darbe insanın ve onun mekânı olan dünyanın evrenin merkezi olduğu illüzyonunu yıktı. İkinci darbe Darwin’dendi. Evrim teorisiyle dinlerin savunduğu yaratılış teorileri artık bir efsâne muâmelesi görmeye başladı ve Tanrı, “yaratıcı olma” unvanını kaybetti. Üçüncü darbe ise tabiî ki, Freud’un kendisindendi. Onun öğretileriyle de insan artık Tanrı’nın yeryüzündeki halifesi olan mâsum bir varlık değildi. İnsanın cinsel dürtüleri tamamıyla ehlileştirilemezdi ve onun zihninde bilinçli gibi görünen süreçler aslında bilincinde olunmayan bir alanın tesiri altındaydılar. Freud’a göre bu üç keşifle dinin evren ve insan üzerine iddialarının doğru olmadığı anlaşılmıştı. İnsan artık evreni ve kendisini yeniden değerlendirmeliydi. (Devamını Oku)

Gerçek İlim İnsanları O’nu Tasdik Ediyor

Yazan: Ahmet Eser

Mehmet Bey, liseye giden oğlu Ömer’in eve her zamankinden farklı geldiğini görmüştü. Ömer yemek yerken, konuşurken dalıp gidiyordu. ‘Acaba dersleri mi kötüye gidiyor, birileriyle kavga mı etti, yoksa gençliğinden kaynaklanan bazı problemleri mi var?’ gibi evhamlar Mehmet Bey’in zihnini kurcalıyordu. Mehmet Bey, oğlunu bir köşeye çekip onunla bir arkadaş gibi konuşmaya karar verdi: Bugün çok dalgın görünüyorsun, benimle konuşmak istediğin bir problemin mi var? Ömer, babasına; Baba, sen kâinatta her şey kendi diliyle Allah’ın varlığına şehadet eder demiştin, değil mi? dedi. Mehmet Bey, Ömer’in ne diyeceğini merak ederek ‘Evet’ dedi. Ömer bunun üzerine babasına; Ama biyoloji hocamız bilim adamlarının Allah’a inanmadığını, yaratılış yerine inançsızlığı savunan evrim teorisine destek verdiklerini söyledi. dedi. Mehmet Bey, oğluna duvardaki resmi göstererek; Oğlum, biri sana ‘bir yerde durmakta olan kutu kutu boyalar, rüzgâr ve fırtına gibi tabiî hâdiselerle tesadüfen tuvalin üzerine aktı, bu hâdise milyarlarca sene sürdü ve bu resim bunların neticesinde oluştu.’ dese buna inanır mısın? Ömer: Ne inanması baba, bunu söyleyene ancak gülerim ve benimle dalga geçtiğini düşünürüm. diye cevap verdi. Mehmet Bey, devam etti: Duvardaki resimden daha güzel olan tabiat ve içindeki sanat harikası canlıların tesadüfen oluştuğunu söyleyenler, bundan daha gülünç bir iddiada bulunmuyorlar mı?

Kendini hem din, hem de fen ilimlerinde iyi yetiştiren Mehmet Bey, oğluna bir yandan kâinattaki nizamı anlattı, bir yandan da vicdan sahibi her mütefekkirin O’nun varlığına şehâdet edeceğini söyledi. Bunun için Ömer’in lise derslerinden tanımış olabileceğini düşündüğü ünlü bilim insanlarından misâller getirmeye başladı: (Devamını Oku)

Akıllı Yaşam ve Evrendeki Düzen

Yazan: Emre Dorman

Einstein : “Evrende en anlaşılmaz şey, onun anlaşılabilir olmasıdır” diyerek evrenin mükemmel bir düzen ve derinlik içinde anlaşılabiliyor olmasını dile getiriyordu. İçinde yaşadığımız dünyanın, varlığımıza ve onu sürdürebilmemize bu kadar uyumlu olması evrenin ilk aşamalarındaki oluşumuna kadar dayanmaktadır. Bu konuda ünlü Fransız bilim adamı Maurice Bucaille’ın ifadeleri konunun derinliğini çok güzel bir biçimde açıklamaktadır : “İster evren, ister canlı varlıklar veya insan olsun, tek tek her alanda temelde metafiziksel bir niyet taşımadan yapılan çok dikkatli araştırmalar, tabiat kanunlarının yönelttiği bir düzenin varlığını açıkça göstermektedir. Çok daha basit bir oluşuma sahip organizmalarda olduğu gibi, anatomik ve fonksiyonel birimler oluşturan en mini mini canlı organizmalarda da canlı dünyanın incelenmesi, moleküler düzeyine değin her yanda görülen göz kamaştırıcı yapısal bir düzenin varlığını ortaya koyuyor”. Amerikalı astrofizikçi Hugh Ross, Tanrı’nın Parmakizi (The Fingerprint of God) adlı ünlü eserinin ‘Tasarım ve İnsancı İlke’ başlıklı bölümünde evrendeki mükemmel tasarıma birçok örnek verdikten sonra şöyle demektedir: “Yaşayan organizmaların kompleks ve düzenli konfigürasyonunun tek açıklaması, akıllı ve üstün bir yaratıcının şahsen bunu oluşturmasıdır. Yine görüyoruz ki özel ve üstün bir yaratıcı, evreni var etmiş ve tasarlamıştır.” (Devamını Oku)

Hayat Kaynağımız Güneş

sun.jpg

Yazan: Taşkın Tuna

Bulutsuz berrak bir gecede gökyüzüne bakarsanız, semayı bir baştan bir başa saran titrek ve bulanık bir kuşak görürsünüz. Bu kuşağa Samanyolu adı verilir. Samanyolu’nun İngilizce karşılığı süt yolu (Milky Way) dir. Astronomi dilinde ise bu kuşağa Galaksi derler. Galaksi, yıldız topluluğu demektir. Güneşimiz de bir yıldızdır. Yıldızlar, kendiliğinden çevreye ısı ve ışık yayarlar. Oysa gezegenler, güneşten aldıkları ışığı yansıtan bir ayna gibidirler. Merkür, Venüs ve Dünya birer gezegen (planet) olduklarından onlara güneş (yıldız) diyemeyiz.

Bilimciler, Galaksi içinde bizim Güneşimiz gibi 200 milyar güneşin var olduğunu söylüyorlar. Güneş Sistemimiz, galaksi içinde merkezden biraz uzakta, 25.000 ışık yılı ötede kıyıya yakın bir bölgede yerini alır. Dünyamızın da bu galaksi içinde bulunduğunu ve teleskopla içerden galaksimizi gözlediğimizi ve her gün yeni yeni bilgiler elde ettiğimizi ifade edebiliriz.

Çıplak gözle öteki galaksileri göremeyiz. Evrende bizim Galaksimiz gibi 100 milyar daha galaksinin mevcut olduğunu söyleyen uzmanlara göre, bizim Galaksimize en yakın olanı Andremode ismini alır ve bizden sadece 2.5 milyon ışık yılı ötede yer alır. (Bir ışık yılı, ışığın bir yıl boyunca gittiği yoldur ve 9.5 trilyon km dir. 9.5x 1012 km). (Devamını Oku)

Toprak ve Sudan Yaratılma

kalsiyum-demir.jpg

İnsanı çamurdan oluşan bir özden yarattık. 23 Müminun Suresi 12

Sizi topraktan yaratması O’nun delillerindendir… 30 Rum Suresi 20

O yarattığı her şeyi güzel yaratmıştır. Ve insanın yaratılışına çamurdan başlamıştır. 32 Secde Suresi 7

Ve O sudan bir insan yarattı ve ona soy sop verdi. Efendin her şeye gücü yetendir. 25 Furkan Suresi 54

Kuran, insan yaratılırken kullanılan ham maddelerin toprak ve su olduğunu ortaya koymaktadır. Kuran, bazen bu ham maddeleri ayrı ayrı vurgulamakta, bazen de insanın çamurdan yaratıldığını söyleyip toprak ve suyun bileşiminden insanın yaratıldığını açıklamaktadır.

İnsanın topraktan yaratılması üzerine çok spekülasyonlar yapılmıştır. Biyoloji ve kimya gibi bilimlerin ilerlemesiyle; hem toprağın, hem de insan vücudunun analitik incelemesi yapıldı. Bu incelemeler sonucunda insan vücudunun içerdiği maddeler ile toprağın içerdiği maddelerin tamamen aynı olduğu anlaşıldı. Bu maddeler alüminyum, demir, kalsiyum, oksijen, silikon, sodyum, potasyum, magnezyum, hidrojen, klor, iyot, manganez, kurşun, fosfor, bakır, gümüş, karbon, çinko, kükürt ve azottur. Amerika’daki bir kimya bürosunun yaptığı analize göre insan vücudunun %65′i oksijen, %18′i karbon, %10′u hidrojen, %3′ü azot, %1.5′u kalsiyum, %1′i fosfor, geri kalanı da diğer elementlerdir. Yaratılış denilen Allah’ın muhteşem sanatı işte bu cansız, şuursuz atomları belli bir şekilde birleştirip insanı meydana getirmektedir. Bu maddeler sırf ham madde olarak çok düşük değerlere alıcı bulmaktadır. Oranlarını verdiğimiz temel maddelerin New York Borsasındaki değeri 4.5 Dolar’dır. Evet, tam tamına 4.5 Dolar. İşte insanın temel malzemesinin fiyatı. Allah 4.5 Dolar’lık malzemeden insan mucizesini yaratmaktadır. Görülüyor ki beceri, bu 4.5 Dolar’lık malzemede değildir. Bütün övgü, bu ham maddeleri de, bu ham maddelerden insanı da yaratan Allah’adır. (Devamını Oku)

Bir Yağmur Damlasının Hikayesi

Yazan: Taşkın Tuna

Gökyüzünden bir damla yağmur düşmesi için önce yoğunlaşma dediğimiz hadisenin gerçekleşmesi gerekir. Ve gökyüzünde küçücük, gözle görülmeyecek kadar küçücük katı parçacıklar olmazsa, su buharı yoğunlaşamaz… Yoğunlaşma demek, hava içindeki su buharının su damlacıkları haline geçmesi demektir. Bu katı parçacıklara ‘yoğunlaşma çekirdekleri’ adı verilir. İşte, hava içindeki su buharı, ancak bu çekirdeklerin üzerinde yoğunlaşabiliyorlar. Yoğunlaşma çekirdekleri olmazsa su buharı yoğunlaşamıyor, dolayısıyla ’su’ haline, yani ‘bulut damlası’ haline geçemiyor.
Peki bu ‘yoğunlaşma çekirdekleri’ nasıl şeyler?

Onlar katı, küçücük parçacıklar, toz ve tuz partikülleri, rüzgârlarla çöllerden savrulan minnacık kum tanecikleri, yanardağlardan fışkıran ve üst seviyelere kadar yükselen küçük volkanik tozlar, meteor (göktaşları) sağanakları sırasında atmosfere giren dev kütlelerin ufalarak incecik hale gelen parçaları ve nihayet tuzlu okyanuslardan havaya karışan ve sonra rüzgârlarla atmosferin yüksek tabakalarına kadar taşınan tuz tanecikleridir. (Devamını Oku)

« Önceki SayfaSonraki Sayfa »